Yetmiş yıldır Rıbab üretiyorlar ama…

Tarlabaşı’na girdiğinizde sizi, yıkık dökük binalar içerisinde, bir birinden farklı küçük esnaf dükkanları karşılar. Her dükkanın Tarlabaşı’na has isimleri vardır. Tarlabaşı’na girdiğimde amacım birinin anlattığı, el yapımı Rıbab üreten dükkanı bulmaktı. Birkaç yere sorduktan sonra nihayet biri ’Dikana İskan’ı geçince hemen sağda diye tarif etti. Dış kapısı, eski ve paslanmış, tabelasız bir dükkanın içerisine girdim. Hemen kapı girişinden üst katta oturan birbirine ikiz kardeş gibi benzeyen Erdem ve Erol Kalaycıoğlu’nu gördüm. Eskiden kalma masalarında çay içerken beni de davet ettiler.  ‘Abi hayırdır, neden oturuyorsunuz’ diye soruyorum. ‘’İş güç yok oturmaktan başka ne yapalım’’ diyorlar. İki kardeş birlikte yıllardır bu dükkanı işletiyorlar. El emeğiyle üretilen rıbab ve ud çalgılarına o güzel ezgileri kazandıran, Kalaycıoğlu kardeşlerin uyum içinde aynı dükkanda aynı işi yıllardır yapıyor olmaları olabilir.

Erol Kalaycıoğlu

Ne baba mesleği, dede mesleği hatta belki öncesi de vardır bilmiyorum

Geleneksel Kürd çalgısıdır rıbab, özellikle İran’da müzik folklorunun önemi bir argümanıdır. Kimi yerlerde Kürd kemençesi de denilir. Kalaycıoğlu kardeşler de, müzik aleti üretmeyi babalarından öğrenmişler. Baba mesleği herhalde diyerek, kaç yıldır bu mesleği yaptıklarını soracaktım ki Erol abi araya giriyor, ‘’Ne baba mesleği, dede mesleği hatta belki öncesi de vardır bilmiyorum’’ diyor. Erdem abi de ‘’Biz bile 40 yıldan fazladır müzik aleti üretiyoruz’’ diyor. Dükkanda, rıbab’ın ustası Erol abi, ona rıbab üretmeye ne zaman başladığını soruyorum. ‘’Meşhur bir rıbab çalgısı vardı o zamanlar Kürt’tü kendisi, Hadiyo’du ismi. Bir gün geldi ve rıbab’ı gösterip ‘ bana bundan yapabilir misin’ dedi. Yapamam dedim ama çok ısrar etti bende mecbur yaptım’’diyip beni şaşırttıktan sonra parmağını uzatıp duvardaki posteri gösteriyor ve ‘’Posteri bile var, kendisi hediye etmişti’’ diyor. Duvardaki postere baktığımda üzerinde Hadiyo, Ekremo, Hıseynê Kînê, Zeynelê Mala Zorê ve daha birkaç ismin olduğu ‘’Rıbab û govenda wê’’ isimli bir albüm afişi görüyorum. Daha sonra araştırmak için not aldıktan sonra dönüyorum Kalaycıoğlu kardeşlere.

Artık yapmayacağız bu işi, bize de babadan bulaştı bir kere.

Erdem Kalaycıoğlu

Müzik aleti üretmek zor zanaattır müzik aletinden çıkacak ritimler ufak bir pürüzden bile etkilenir bu yüzden el yapımı müzik aleti yapmak elinizin ayarından tutun gözünüzün estetiğine kadar ince bir iştir. Ama artık makinalar var ve ne yazık ki fabrikasyon ürünleri daha az emek olduğu için daha ucuzdur. Bunu soruyorum Erol abiye nasıl gidiyor işler, sipariş veya satış var mı diye,  ‘’ Eski işler yok, zaten kapatacağız. Yarım saattir oturuyoruz gördüğün gibi’’ diyerek, ‘’Artık yapmayacağız bu işi, bize de babadan bulaştı bir kere. Artık dışarıdan fabrikasyon ürünü olarak geliyor, insanlar daha ucuz diye onları alıyor’’ diye yakınıyor. Her enstrümanın bir ağacı vardır. Rıbab’ın da ağacı farklı, üstelik rıbab çalgısının sapı ve gövdesi de farklı ağaçlardan yapılır. Sapı kelebek ve gövdesi ceviz ağacından yapılan rıbab’ın gövdesinin üst kısmına da genellikle koyun derisi geçirilir ve son olarak telleri takılır.

El sanatları genellikle yetenek ve usta çırak ilişkisine dayanır.  Her marangozda ve küçük esnafta çırak yetiştirme gelenek haline gelmiştir. Öyle ki bu kimi fıkra ve hikayelerimize bile yansır. Bende bunu merak ettiğim için çırağı soruyorum, bir çırağınız yok mu diyorum. Erol ve Erdem abi birbirlerine bakıyorlar ve sanki büyük bir eksiklikten yakınır gibi ‘’ Bu işlere artık çırak mırakta gelmiyor. Artık üniversitelerde de kimse öğrenmiyor bu işi. Çırak alıyoruz ama ilgi göstermiyor daha sonrada bırakıyor zaten. Ben çırak olarak yetiştim dokuz yaşında babamın yanında başladım bu işe ama artık her şeyi okullarda öğretmeye çalışıyorlar’’ diyorlar. Erol abi masadaki rıbab’ın derin çukurlu gövdesini göstererek ‘’ Biz gittimiz zaman kim yapacak bunları bilmiyorum. Mesela bunu her tornacı oyamaz, çok zahmetli bir iştir, ancak fabrikada yaparlar ama o zamanda bu tahtanın ayarını tutturamazlar, el işi bu sonuçta. Fabrikada üretenlerde metalden üretir o zamanda bunun verdiği sesi vermez, metallik ses verir’’ diyor.

Artık her şeyi okullarda öğretmeye çalışıyorlar

Biraz eski işleri merak ediyorum ve eski işleri anlatır mısınız diyorum, ‘’Eski işler iyiydi. Eskiden ne işler yapardık, şimdi birde yaşlılık var. Eskiden okullarda da bunlar öğretilirdi öğrenciler her şeyi bizden alırdı. Bazıları bizden öğrenmek için gelirdi. Şimdi ise 5 bilemedin 10 kişi okulda bunun eğitimini alıyor. Bunun yapım bölümleri var üniversitelerde ama şimdi oraya da talep yok ölüyor bu meslek artık’’

Bunu al götür amerikaya, deki bu el emeğidir, ihya olursun, değer verirler.

En çok da seri üretimin el emeğini değersizleştirdiğinden yakınan Kalaycıoğlu kardeşler, toptancıların düşük fiyat biçmesinden ve insanların ilgisizliğinden şikayetçi. Erdem abi bunu dile getirirken alıyor eline rıbab’ı kaldırıyor havaya ve ‘’Bak bunu al götür amerikaya, deki bu el emeğidir, ihya olursun, değer verirler. Bazen turistler denk geliyor şaşırıyorlar bizi böyle görünce, bazen grup şeklinde burayı görmeye gelenler bile oluyor. Almanya’da benim rıbablarımı 500 liraya satıyorlar ama burada bizim insanımız 50 liraya almaya çalışıyor’’ diyor. Aslında bende çoğu zaman turistlerin, sırf el emeği olduğu için pazarlık yapmadığına şahit oldum. Anlayacağınız el emeği denince, bizim, ‘’Zaten masrafı yok’’ anlayışımız yok onlarda. Bu konuda Erol abiye katılmamak mümkün değil.

Dükkan da meslekte çok eskiye dayanınca ben dükkanı da sormak istiyorum. Kaç senedir bu dükkandasınız diye soruyorum, başlıyolar muhabbete Erol abi 20’yi geçti diyor Erdem abi ‘’Kaç senesinde geldik ki’’ diye soruyor ve hatırlamaya çalışıyorlar, en sonunda ‘’25 senelik dükkan’’ demekte karar kılıyorlar. ‘’Daha önce sakız ağacındaydık, eskiden buralar böyle değildi daha güzel ve turistikti ama şimdi hepsini yıktılar kimse kalmadı’’ diyor Erdem abi.

Kalaycıoğlu kardeşlere  teşekkür edip, ayrılmamam gerektiğini söylüyorum. Yine yıkık dökük binalar arasından geçerken içimden bir his, gelecek yıla kadar onlarda gider buradan, diyor. Ne yazık ki bu olabilir. Fabrikalar, sanayi mahalleleri, güneşte parlayan beton yığınlarına daha çok ihtiyacımız var. Çünkü hızlı tüketiyoruz ve tükettikçe değersizleşiyor her şey. Erol abinin bir sözü geliyor aklıma yolda, ‘’ Adam kalp krizinden öldü, elli yıllık apartmanını kepçe yıkarken, bizi de kovarlar yakında buradan’’

Author: zcnshn

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir